14 Ekim 2013 Pazartesi
Faili Meşgul
Faili Meşgul
16 Mart 2012 Cuma 20:25
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Yanı başında birkaç kişi. Başında diz çökmüş ağlayan bir kadın, yanı başında dik durmaya çalışan da bir adam, biri de üniformalı…
Kadın neden ağlıyor… Bu adam kim… Üniformalı neden kaşlarını çatmış… Ben neden buradayım…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Başında peşi, boğazında son nefes, sol göğsünden vurulmuş, aşka kanıyor sardığı tütün…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Yanı başında birkaç kişi. Başında diz çökmüş ağlayan bir kadın… Burnunda gümüş hızma, teni esmer geçmişten gelen… Alnında üç küçük nokta, yüreğinden yakılmış kına… Şalında sessizliğin deseni, şahitleri gölgesi… Dilinde her daim okunan ağıtlar…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Başında dik durmaya çalışanda bir adam… Gözündeki ufukta batan güneş, kıpkırmızı… Dilsiz. Yutkundukça düğümleri artıyor. Eli neden titriyor. Alnında biriktirdiği göçebe günleri izleri hâlâ sürgünde…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe; kendinden habersizler yatıyor. Bu üniformanın içinde neden kimse yok. Neden eğrelti gibi duruyor üstünde. Üniforma biriktirmiş içindeki kini… Kaşları hep çatık doğduğundan beri mi? Yüzü kaskatı kesilmiş… Biçimsiz… Siyah güneş gözlüğü geceleri de takılır mı?
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Ben neden oradayım… Yatan ben miyim? Donup kaldım yeryüzünde… Suskunluğumun nedeni yerde, sere serpe ben miyim? Ne zaman çıkıp geldim bu karanlık tünelden… Adımı sorsanız hatırlamam… Biri dokunsun bana…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe neden yatıyor. Başında diz çökmüş ağlayan bir kadın… Annesi desem… Yâri desem… Kardeşi desem… Kim inanır… Dilindeki ağıt dönüştürüyor o kadını… Annesi olmalı, romatizmalı dizlerine yumruk vurması… Gözünden süzülen Dicle olmalı… Yüreğindeki yangını söndürmüyor…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe nedensiz yatıyor. Başında dik durmaya çalışanda bir adam… Bu adam dedesi mi… Babası mı? Kim bu adam, kardeşi mi? Kim bu adam, ağabeyimi… Kim bu adam, arkadaşı mı? Kim bu adam, bir dostu mu? Yüzündeki kimlik neden değişiyor gözümde…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe. Bu üniformalı neden yumruğunu sıkıyor… Gardını almış boksör yok ki karşısında… Üniforma sahibinin sahibi olmuş… Emanetçi misin? Neyin emaneti kimden alacak… Göğsündeki çelik, omzundaki çelenkli yıldızlar; yormadı mı seni hâlâ yıllardır… Yıldızların ne kadar parlak, gökyüzünü mü kıskanıyorsun…
Sahipsiz bir ceset yerde sereserpe. Ben neden oradayım… Bunları gören bir ben miyim? Aklım mı, gözüm mü, gönül gözüm mü kör oldu… Dilim damağım neden kupkuru… İçimde yangını kim söndürecek bu sokak ortasında… Yüzler yabancı… Kim dost… Kim kime düşman…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Kimsin… Kimin kimsen yok mu? Neden düştün buralara… Dostun, arkadaşın nasıl yalnız bıraktı seni… Yaşadığım coğrafyamda tarih neden eksik yazılır…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Yanı başında birkaç kişi. Başında diz çökmüş ağlayan bir kadın, yanı başında dik durmaya çalışanda bir adam, biri de üniformalı… Böyle mi kalacak bu fotoğraf. Fotoğrafı çeken ben miyim? Of çekmekten yorulduk… Sessimizi kim duyacak…
Minimal Öykü
Ateistin duası:
Ey tanrım. Yarattığın bu topluma uyum sağlamam için; vicdanımı kör ve sağır eyle…
Acımasız Hayat
08 Mart 2012 Perşembe 09:18
Başkent’te hangi mevsim daha güzel olur?
Her mevsimin kendine has elbette ki güzelliği vardır ve çirkinlikleri de…
Bu kar kıyamette kartpostalı andıran görüntüler inanılmaz güzeldir. Beyazlıklar içinde pembe bir masaldır; çocuklar için.
Ne yazık ki benim hiç pespembe masallarım olmadı. Çocuk olamadığım için mi acaba?
Ortaokula başladığım yıllarda sokak aralarında simit satardım. Mamak ilçesinin gecekondu mahallesi olan Tuzluçayır’da oturur; Abidinpaşa mahallesinin apartmanları arasında avazım çıktığı kadar bağırarak, simidimi satmaya çalışırdım.
Sabah 07.00 fırından çıkan sımsıcak simitler el yakardı. Fırıncı yirmi beş simit alana, bir tane de “eşantiyon” verirdi. Kimi zaman da fırından çıkan simit şekilsiz olurdu. O şekilsiz simitlerin çıkması için dört gözle beklerdik.
Çünkü açtık ve o şekilsiz simitleri oracıkta, kaşla göz arasında midemize indirirdik. “Eşantiyon” simit ise canımız çekerse… Ya hesabı açık verirsek, yerine koyacağımız şimdilerde elli kuruş olan simit.
Çıkmaz sokakları öğrenirdim, bahçesi büyük evlerden uzak dururdum; dikkat köpek var!
O zamanın köpekleri laf dinlerdi. Bir lokma attın mı susardı. Şimdinin köpekleri acımasız. Tuttuğunu koparıyor. Ne kadar tatlı dil döksen de nafile…
Hayatın acımasızlığı mı yoksa bu kar kıyamette simit satan çocukların acımasız bakışları altında eriyen yollar mı?
Hayat ona öyle yollar çizmiş ki Ankara’nın ayazında; elleri buz kesmiş ve çizilen yollarını kar kaplamakta.
Kar ile kaplanan yollar gecenin ayazında buz tutmuş. Ayağı kayıp düşenlere mi güleceğiz, yoksa acınacak halimize ağlayacak mıyız?
Zabıtayla köşe kapmaca oynarken, çıkmaz sokaklara sapar izimi kaybettirirdim. Şimdi ise kentsel dönüşüme giden mahallede simit satmak şöyle dursun sokaklarım yok oldu. Numaraya yenik düştü canım sokak adları.
Acımasız hayat, sokak adlarını da öldürdü. Ve arkadaşım iki “eşantiyon” simidi yediği için, babası sokak ortasında evire çevire dövdüğü günü… O sokaktan geçerken içimi yakar bu ayaz.
Kentsel dönüşüm bu sokağı da yakında dönüştürür kendine. Bir zamanlar burası dağ başında tarla iken… Göçüp gelmişiz. Mamak istasyonundan kömür katarından dökülen kömürleri toplarken sırılsıklam… Kömürün küllerinden briket yaparken Haydar Usta.
Veli Ustanın elinde gecekonduya dönüşürken tarla kentler… ’’Buralar saray olacak yavrum’’ derdi de gülüp geçerdik, ’’Topkapı Sarayı’’ diye…
Toprağa acımıyordu hayat, insanlar aç yatarken. Bir sabah uyandığımızda yeni sokaklarımız olurdu.
Acımasız hayat dönüştürüyor her şeyi kendine, simit satan çocukların yerini simit sarayları aldı.
Ve biz hâlâ o saraylarda uşaklar gibi çalışıyoruz…
Başkent’te dört mevsim simit sarayı…
27 Eylül 2013 Cuma
TUNCEL KURTİZ
Komünizmden başka bir yol var mı yani?
Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı?
Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı?
Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek.
TUNCEL KURTİZ
DELİRİUM
“Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, dinleyenin de yararlandığı sözdür.”
Aristo
Bilinç kaybı (delirium) bir tür kafa karışıklığı durumu olup, ajitasyon, nabız artışı, terleme, gözbebeklerinde büyüme, titreme ve bazen halüsinasyon eşliğinde görülür. Mental fonksiyondaki bu değişiklikler, yüzeysel olarak bunamadakilere benzer.
Ama iki önemli fark vardır: Atakların hızı ve bilinç / şuur düzeyi.
Bilinç kaybı tıbbi aciliyet gerektirir. Genellikle, enfeksiyon, kalp krizi, kalp yetmezliği, böbrek hastalığı, karaciğer yetmezliği, kontrol edilmeyen şeker hastalığı ya da alkol veya diğer tür madde kullanımında aşırı doz gibi akut, yaşamı tehdit eden bir hastalığın sinyalidir (özellikle narin yaşlı kişilerde).
Yaşlı kişiler özellikle ameliyat sonrasında bilinç kaybına karşı hassastırlar. Pek çok ilaç (reçete gerektirmeyen ilaçlar dahil) yaşlılarda bilinç kaybına neden olabilir.
Semptomlar
Kafa karışıklığı ve bilinç kaybının semptomları, genellikle, birkaç gün veya birkaç saatlik bir süre içinde yani çabuk gelişir. Şuur bulanık olabilir ve kişi uykulu ya da alarm halinde olabilir.
Semptomlar şunlardır: Vesveseli ve huzursuz olma, ajitasyon ve heyecan, korku ve şüphecilik, titreme, idrar tutamama, halüsinasyonlar, ve tutarsız konuşma.
Asıl normal dişilik, bir konu ya da vazifeye odaklanılamamasıdır. Bunun yanında, kişi kolaylıkla uykulu olabilir veyahut uyandırılma zorluğu yaşar.
Deneme Yanılma
Hayatımda herşey deneme yanılmayla başladı.
Nasıl başladıysada öyle gitti. Sözcüklerin ardına takıldım. Sorgusuz sualiz.Şimdi nerdesin derseniz işte burdayım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)