DENEMEYAZ
14 Ekim 2013 Pazartesi
Faili Meşgul
Faili Meşgul
16 Mart 2012 Cuma 20:25
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Yanı başında birkaç kişi. Başında diz çökmüş ağlayan bir kadın, yanı başında dik durmaya çalışan da bir adam, biri de üniformalı…
Kadın neden ağlıyor… Bu adam kim… Üniformalı neden kaşlarını çatmış… Ben neden buradayım…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Başında peşi, boğazında son nefes, sol göğsünden vurulmuş, aşka kanıyor sardığı tütün…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Yanı başında birkaç kişi. Başında diz çökmüş ağlayan bir kadın… Burnunda gümüş hızma, teni esmer geçmişten gelen… Alnında üç küçük nokta, yüreğinden yakılmış kına… Şalında sessizliğin deseni, şahitleri gölgesi… Dilinde her daim okunan ağıtlar…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Başında dik durmaya çalışanda bir adam… Gözündeki ufukta batan güneş, kıpkırmızı… Dilsiz. Yutkundukça düğümleri artıyor. Eli neden titriyor. Alnında biriktirdiği göçebe günleri izleri hâlâ sürgünde…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe; kendinden habersizler yatıyor. Bu üniformanın içinde neden kimse yok. Neden eğrelti gibi duruyor üstünde. Üniforma biriktirmiş içindeki kini… Kaşları hep çatık doğduğundan beri mi? Yüzü kaskatı kesilmiş… Biçimsiz… Siyah güneş gözlüğü geceleri de takılır mı?
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Ben neden oradayım… Yatan ben miyim? Donup kaldım yeryüzünde… Suskunluğumun nedeni yerde, sere serpe ben miyim? Ne zaman çıkıp geldim bu karanlık tünelden… Adımı sorsanız hatırlamam… Biri dokunsun bana…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe neden yatıyor. Başında diz çökmüş ağlayan bir kadın… Annesi desem… Yâri desem… Kardeşi desem… Kim inanır… Dilindeki ağıt dönüştürüyor o kadını… Annesi olmalı, romatizmalı dizlerine yumruk vurması… Gözünden süzülen Dicle olmalı… Yüreğindeki yangını söndürmüyor…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe nedensiz yatıyor. Başında dik durmaya çalışanda bir adam… Bu adam dedesi mi… Babası mı? Kim bu adam, kardeşi mi? Kim bu adam, ağabeyimi… Kim bu adam, arkadaşı mı? Kim bu adam, bir dostu mu? Yüzündeki kimlik neden değişiyor gözümde…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe. Bu üniformalı neden yumruğunu sıkıyor… Gardını almış boksör yok ki karşısında… Üniforma sahibinin sahibi olmuş… Emanetçi misin? Neyin emaneti kimden alacak… Göğsündeki çelik, omzundaki çelenkli yıldızlar; yormadı mı seni hâlâ yıllardır… Yıldızların ne kadar parlak, gökyüzünü mü kıskanıyorsun…
Sahipsiz bir ceset yerde sereserpe. Ben neden oradayım… Bunları gören bir ben miyim? Aklım mı, gözüm mü, gönül gözüm mü kör oldu… Dilim damağım neden kupkuru… İçimde yangını kim söndürecek bu sokak ortasında… Yüzler yabancı… Kim dost… Kim kime düşman…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Kimsin… Kimin kimsen yok mu? Neden düştün buralara… Dostun, arkadaşın nasıl yalnız bıraktı seni… Yaşadığım coğrafyamda tarih neden eksik yazılır…
Sahipsiz bir ceset yerde sere serpe yatıyor. Yanı başında birkaç kişi. Başında diz çökmüş ağlayan bir kadın, yanı başında dik durmaya çalışanda bir adam, biri de üniformalı… Böyle mi kalacak bu fotoğraf. Fotoğrafı çeken ben miyim? Of çekmekten yorulduk… Sessimizi kim duyacak…
Minimal Öykü
Ateistin duası:
Ey tanrım. Yarattığın bu topluma uyum sağlamam için; vicdanımı kör ve sağır eyle…
Acımasız Hayat
08 Mart 2012 Perşembe 09:18
Başkent’te hangi mevsim daha güzel olur?
Her mevsimin kendine has elbette ki güzelliği vardır ve çirkinlikleri de…
Bu kar kıyamette kartpostalı andıran görüntüler inanılmaz güzeldir. Beyazlıklar içinde pembe bir masaldır; çocuklar için.
Ne yazık ki benim hiç pespembe masallarım olmadı. Çocuk olamadığım için mi acaba?
Ortaokula başladığım yıllarda sokak aralarında simit satardım. Mamak ilçesinin gecekondu mahallesi olan Tuzluçayır’da oturur; Abidinpaşa mahallesinin apartmanları arasında avazım çıktığı kadar bağırarak, simidimi satmaya çalışırdım.
Sabah 07.00 fırından çıkan sımsıcak simitler el yakardı. Fırıncı yirmi beş simit alana, bir tane de “eşantiyon” verirdi. Kimi zaman da fırından çıkan simit şekilsiz olurdu. O şekilsiz simitlerin çıkması için dört gözle beklerdik.
Çünkü açtık ve o şekilsiz simitleri oracıkta, kaşla göz arasında midemize indirirdik. “Eşantiyon” simit ise canımız çekerse… Ya hesabı açık verirsek, yerine koyacağımız şimdilerde elli kuruş olan simit.
Çıkmaz sokakları öğrenirdim, bahçesi büyük evlerden uzak dururdum; dikkat köpek var!
O zamanın köpekleri laf dinlerdi. Bir lokma attın mı susardı. Şimdinin köpekleri acımasız. Tuttuğunu koparıyor. Ne kadar tatlı dil döksen de nafile…
Hayatın acımasızlığı mı yoksa bu kar kıyamette simit satan çocukların acımasız bakışları altında eriyen yollar mı?
Hayat ona öyle yollar çizmiş ki Ankara’nın ayazında; elleri buz kesmiş ve çizilen yollarını kar kaplamakta.
Kar ile kaplanan yollar gecenin ayazında buz tutmuş. Ayağı kayıp düşenlere mi güleceğiz, yoksa acınacak halimize ağlayacak mıyız?
Zabıtayla köşe kapmaca oynarken, çıkmaz sokaklara sapar izimi kaybettirirdim. Şimdi ise kentsel dönüşüme giden mahallede simit satmak şöyle dursun sokaklarım yok oldu. Numaraya yenik düştü canım sokak adları.
Acımasız hayat, sokak adlarını da öldürdü. Ve arkadaşım iki “eşantiyon” simidi yediği için, babası sokak ortasında evire çevire dövdüğü günü… O sokaktan geçerken içimi yakar bu ayaz.
Kentsel dönüşüm bu sokağı da yakında dönüştürür kendine. Bir zamanlar burası dağ başında tarla iken… Göçüp gelmişiz. Mamak istasyonundan kömür katarından dökülen kömürleri toplarken sırılsıklam… Kömürün küllerinden briket yaparken Haydar Usta.
Veli Ustanın elinde gecekonduya dönüşürken tarla kentler… ’’Buralar saray olacak yavrum’’ derdi de gülüp geçerdik, ’’Topkapı Sarayı’’ diye…
Toprağa acımıyordu hayat, insanlar aç yatarken. Bir sabah uyandığımızda yeni sokaklarımız olurdu.
Acımasız hayat dönüştürüyor her şeyi kendine, simit satan çocukların yerini simit sarayları aldı.
Ve biz hâlâ o saraylarda uşaklar gibi çalışıyoruz…
Başkent’te dört mevsim simit sarayı…
27 Eylül 2013 Cuma
TUNCEL KURTİZ
Komünizmden başka bir yol var mı yani?
Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı?
Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı?
Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek.
TUNCEL KURTİZ
DELİRİUM
“Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, dinleyenin de yararlandığı sözdür.”
Aristo
Bilinç kaybı (delirium) bir tür kafa karışıklığı durumu olup, ajitasyon, nabız artışı, terleme, gözbebeklerinde büyüme, titreme ve bazen halüsinasyon eşliğinde görülür. Mental fonksiyondaki bu değişiklikler, yüzeysel olarak bunamadakilere benzer.
Ama iki önemli fark vardır: Atakların hızı ve bilinç / şuur düzeyi.
Bilinç kaybı tıbbi aciliyet gerektirir. Genellikle, enfeksiyon, kalp krizi, kalp yetmezliği, böbrek hastalığı, karaciğer yetmezliği, kontrol edilmeyen şeker hastalığı ya da alkol veya diğer tür madde kullanımında aşırı doz gibi akut, yaşamı tehdit eden bir hastalığın sinyalidir (özellikle narin yaşlı kişilerde).
Yaşlı kişiler özellikle ameliyat sonrasında bilinç kaybına karşı hassastırlar. Pek çok ilaç (reçete gerektirmeyen ilaçlar dahil) yaşlılarda bilinç kaybına neden olabilir.
Semptomlar
Kafa karışıklığı ve bilinç kaybının semptomları, genellikle, birkaç gün veya birkaç saatlik bir süre içinde yani çabuk gelişir. Şuur bulanık olabilir ve kişi uykulu ya da alarm halinde olabilir.
Semptomlar şunlardır: Vesveseli ve huzursuz olma, ajitasyon ve heyecan, korku ve şüphecilik, titreme, idrar tutamama, halüsinasyonlar, ve tutarsız konuşma.
Asıl normal dişilik, bir konu ya da vazifeye odaklanılamamasıdır. Bunun yanında, kişi kolaylıkla uykulu olabilir veyahut uyandırılma zorluğu yaşar.
Deneme Yanılma
Hayatımda herşey deneme yanılmayla başladı.
Nasıl başladıysada öyle gitti. Sözcüklerin ardına takıldım. Sorgusuz sualiz.Şimdi nerdesin derseniz işte burdayım.
5 Şubat 2009 Perşembe
Kavel Direnişinin Anımsattıkları
Yaklaşık 46 yıl önceki Kavel direnişide böyle başlamıştı. İş veren her zaman kendi çıkarlarını yani kârını korumak için ekonomik krizi bahane edip; onlarca işçiyi kapının önüne koymakta.
Yasalarda işçilerin grev hakkı yoktu. Grev yasa dışı sayılıyor ve böyle bir harekete girişenler cezalandırılıyordu. İşte böylesi bir ortamda Kavel Direnişi, işçi sınıfı mücadelesinin önünü açan büyük bir eylem oldu. Sarıyer’de kurulu olan Kavel Kablo Fabrikası’nda 28 Ocak 1963’te başlayan iş bırakma ve direniş eylemi, işçilerin grev hakkının 275 sayılı Toplu İş sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile yasalara geçmesiyle son buldu.
Vehbi Koç’a ait olan fabrikada, Amerika’dan gelen genel müdürün göreve başlamasıyla işçiler üzerindeki baskılar artmıştı. Türk-İş’e bağlı Maden-İş Sendikası’na üye 170 işçinin sabrını taşıran ise fazla mesai ve kıdem esasına göre verilen yıllık ikramiyelerin kaldırılması ve sendikadan istifa etmeleri yönündeki baskılar oldu. Maden-İş’in yaptığı görüşmelerde sonuç alınmadı. İşçiler, patronun bu saldırgan tutumunu protesto etmek için iş bırakarak tezgâh başına oturdular. Hasan Hüseyin, 1963 yılında Kavel işçilerinin hakları için geçtikleri direniş üzerine bu şiiri yazar.Onların mücadelesine duyduğu hayranlığı, güveni anlatır. Böylece bir grevin şiirini, Kavel fabrikasının bahçesine kurulan çadırdaki işçiyle yan yanaymış gibi acısıyla, sevinciyle yazar. Dediği gibi işçilerin grevini etinde hissetmiştir. Soğuk havada direnenlere acıyan değil, onların kollarındaki gücü gören “aydın”ın duygularıyla sarılır kaleme...”
KAVEL
İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim.
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada,
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri,
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim,
İzin verirlerse Kavel Grevcileri,
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel'de,
O erkekçe direnilen yerde, Kavel'de
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim
İzin verirlerse Kavel Grevcileri
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım...
Soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim”
Pirelli Fabrikası geçtiğimiz ay işten çıkardığı, ancak Lastik İş sendikasını müdahalesiyle işten atmaktan vazgeçtiği, 80 işçi ve 16 büro çalışanını dün sabah tekrar işten çıkardı. İşçiler bunun üzerine üretimi durdurarak fabrikayı terk etmeme kararı aldı. Kocaeli’nde faaliyet gösteren Pirelli Fabrikası bu sabah 26/01/2009 80 işçi ve16 Büro çalışanını ekonomik krizi bahane ederek işten attı. Geçtiğimiz ay 80 işçiyi işten çıkartan ancak Lastik İş sendikasının müdahale etmesiyle bu kararından vazgeçen Pirelli işvereni üretime bir süreliğine ara vermişti. Bu geçen sürede işçilerin yıllık iznine sayılmıştı. Bu sürenin ardından tekrar üretime başlayan Pirelli fabrikası dün sabah 80 işçiyi ve 16 büro çalışanını işten çıkardığını açıkladı. İşçiler fabrikayı terk etmiyor Bunun üzerine Lastik İş Genel Başkanı Abdullah Karacan, Lastik İş Kocaeli Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar ve sendika yöneticileri fabrikaya gitti. Burada işverenle görüşen sendikacılar, işçi atma kararından vaz geçilmesinin istedi. Ancak işverenin bu teklifi kabul etmemesi üzerine Pirelli işçileri Fabrikanın tüm üretimini durdurarak beklemeye başladı. Lastik İş Kocaeli Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar işten atmalarla ilgili olarak görüş-melerin devam ettiklerini söyleyerek, "Bir sonuç alana kadar fabrikadayız. İşçi arkadaşlar üretimi durdurduk. Atılan işçi arkadaşlarımız geri alınana kadar Pirelli’ yi terk etmiyoruz” dedi. (*)Tüm işçiler işten atıldı ama... İşçiler, fabrikanın kapılarını kaynaklayarak kendilerini içeri kilitlediler. Bir hafta içeride kalan işçiler, daha sonra seslerini duyurmak için dışarı çıktılar ve fabrikanın önüne çadır kurarak direnişe geçtiler. 4-5 Şubat günlerinde de eylemlerini sürdüren işçiler, fabrikada idari kadroda çalışan 40 kişiyi de fabrikaya sokmadılar. Fabrikaya alınmayanlar bunun üzerine Vali Niyazi Akı ile görüşerek şikâyette bulundu. Vali, işveren ve sendika temsilcileriyle bir görüşme yaptı. 9 Şubat’ta İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata’nın olaya el koyduğunun ve taraflar arasında anlaşma sağlandığının bildirilmesine karşın herhangi bir protokol yapılmadı. Pazartesi günü fabrikaya gelen patron, protokol yapılmaksızın işçilerden işbaşı yapmalarını istedi. İşçiler, protokol olmadan çalışmayacaklarını belirterek bu teklifi reddetti. Bunun üzerine bildiri yayımlayan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), işçilerin anlaşmaya uymadığını, hukuk düzeni ve devlet otoritesine saygının sağlanamadığını ileri sürdü. Bildiri yerini buldu. 14 Şubat’ta polis devreye girdi. Dağılın uyarısına uymayan işçilere; “Sizi komünistler, ben sizi dağıtmasını bilirim” diyen bir polis komiserinin emri üzerine, polisler cop ve tabancalarla saldırdı. Saldırıda 9 işçi cop ve tabanca kabzasıyla yaralandı. Olay yerine toplanan İstinye halkı, “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu” dizeleriyle polisi protesto etti. İşçilere saldırı bununla da sınırlı kalmadı. Polise karşı geldikleri iddiasıyla 29 işçi hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Sarıyer Savcılığı, fabrika önünde meydana gelen olaylarla ilgili soruşturma başlattı. Savcılık, patronun tüm işçileri işten atmasının lokavt sayılmayacağını ileri sürerek patrondan yana tavır aldı. Bu arada Türk-İş İstanbul 1. Bölge Temsilciliği, valiye bir yazı göndererek uyuşmazlığın çözümü için hakem tayin edilmesini istedi. Dayanışma Kavel işçileri, başka fabrikalarda çalışan işçilerce de desteklendi. Vehbi Koç’a ait General Electric Fabrikası işçileri bir dayanışma kampanyası açarak Kavel işçileri için 335 lira topladı. Türk Demir’de çalışan 800 işçi de yardım kampanyasının yanı sıra sakal bırakma eylemine başladı. Kavel Direnişi giderek daha büyük ses getirmeye başladı. 27 Şubat‘ta güney bölgesinde bulunan 23 sendika başkanıyla 45 yönetici, yaptıkları toplantıda Türk-İş’in Kavel olaylarında olumsuz bir tutum aldığını belirterek konfederasyonla ilişkilerini kestiklerini açıkladılar. Sendikacılar, Türk-İş İcra Heyeti’nin Kavel’de pasif kaldığını, kendisinden bekleneni yerine getirmediğini, işçilerin ekonomik ve sendikal haklarını koruyamadığını ve patron zihniyetiyle hareket ettiğini söylüyorlardı. Açıklamada ayrıca, 4. Bölge Temsilciliği’nde toplanan paranın Kavel işçilerine verileceği, Güney Bölgesi İşçi Sendikaları Konseyi’nin oluşturulduğu ve başına Abdulgafur Demir’in getirildiği belirtildi. Kadınlar barikat kurdu Eyleme, 2 Mart günü işçi eşleri de katıldı. Direniş sürerken kablo yüklü kamyonların fabrikadan çıkarılmak istenmesi üzerine, kadınlar barikat kurarak bunu engellemek istedi. Ancak polis ekipleri kadınları dağıttı. Yaralananlar oldu. Sürdürülen temaslar ve arabuluculuk çabaları sonucu taraflar 4 Mart’ta anlaşmaya vardılar. Anlaşmaya varılması üzerine işçiler işbaşı yaptı. Anlaşma nedeniyle Çalışma Bakanı Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Burhan Feyzioğlu, Vali Niyazi Akı, Emniyet Müdürü Haydar Özkın, Bölge Çalışma Müdürü Sabih Türsan ile sendika temsilcileri ve TİSK başkanının katıldığı bir tören düzenlendi. Sıkıyönetim el koydu Kavel Kabro Fabrikası’ndaki direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi tutuklandı. 52 işçi ile ilgili 5 ayrı dava açıldı. Bu işçilere, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet, polise mukavemet, mesken masuniyetini ihlal ve benzeri suçlamalar yöneltiliyordu. 10 Haziran’da tutuklu 6 işçinin serbest bıkarılmasından sonra işten atılmalar üzerine, fabrikanın kaplama dairesindeki 30 kadar işçi toplu halde iş bıraktı. Bu eylem nedeniyle duruma el koyan Sıkıyönetim, 6 işçiyi gözaltına aldı, 5’inin grev kışkırtıcısı olduğu ileri sürüldü. Kavel maddesi Grev ve toplusözleşme yasalarının henüz çıkmadığı ve grevin yasak olduğu bir dönemde yapılan bu direniş, Türkiye işçi sınıfı tarihinde dönüm noktasıydı. Eylemin grev hakkının verilmesini zorlayıcı niteliği, çalışma hayatını düzenleyen yeni yasaların çıkarılmasında önemli bir rol oynadı. 15 Temmuz 1963’te kabul edilen ve 24 Temmuz 1963’te yürürlüğe giren 275 sayılı Yasa’da yer alan ve yasadan önce yapılan grev nedeniyle haklarında takibat yapılan işçilerin davalarının düşmesine ilişkin madde, Kavel maddesi olarak bilinir.
Pirelide çalışan işçilerimizin dayanışma duyarlılığını aydınlarımızda görecek miyiz? Yaklaşan seçimlerden dolayı; işçi oylarına rant gözüyle talip olan partiler göstermelik çıkışlar yaparak yanlarında mı olacaklar yada her zaman unutulacaklar mı onu hep birlikte göreceğiz.
Özcan ÖZTÜRK
Yasalarda işçilerin grev hakkı yoktu. Grev yasa dışı sayılıyor ve böyle bir harekete girişenler cezalandırılıyordu. İşte böylesi bir ortamda Kavel Direnişi, işçi sınıfı mücadelesinin önünü açan büyük bir eylem oldu. Sarıyer’de kurulu olan Kavel Kablo Fabrikası’nda 28 Ocak 1963’te başlayan iş bırakma ve direniş eylemi, işçilerin grev hakkının 275 sayılı Toplu İş sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile yasalara geçmesiyle son buldu.
Vehbi Koç’a ait olan fabrikada, Amerika’dan gelen genel müdürün göreve başlamasıyla işçiler üzerindeki baskılar artmıştı. Türk-İş’e bağlı Maden-İş Sendikası’na üye 170 işçinin sabrını taşıran ise fazla mesai ve kıdem esasına göre verilen yıllık ikramiyelerin kaldırılması ve sendikadan istifa etmeleri yönündeki baskılar oldu. Maden-İş’in yaptığı görüşmelerde sonuç alınmadı. İşçiler, patronun bu saldırgan tutumunu protesto etmek için iş bırakarak tezgâh başına oturdular. Hasan Hüseyin, 1963 yılında Kavel işçilerinin hakları için geçtikleri direniş üzerine bu şiiri yazar.Onların mücadelesine duyduğu hayranlığı, güveni anlatır. Böylece bir grevin şiirini, Kavel fabrikasının bahçesine kurulan çadırdaki işçiyle yan yanaymış gibi acısıyla, sevinciyle yazar. Dediği gibi işçilerin grevini etinde hissetmiştir. Soğuk havada direnenlere acıyan değil, onların kollarındaki gücü gören “aydın”ın duygularıyla sarılır kaleme...”
KAVEL
İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim.
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada,
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri,
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim,
İzin verirlerse Kavel Grevcileri,
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel'de,
O erkekçe direnilen yerde, Kavel'de
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim
İzin verirlerse Kavel Grevcileri
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım...
Soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim”
Pirelli Fabrikası geçtiğimiz ay işten çıkardığı, ancak Lastik İş sendikasını müdahalesiyle işten atmaktan vazgeçtiği, 80 işçi ve 16 büro çalışanını dün sabah tekrar işten çıkardı. İşçiler bunun üzerine üretimi durdurarak fabrikayı terk etmeme kararı aldı. Kocaeli’nde faaliyet gösteren Pirelli Fabrikası bu sabah 26/01/2009 80 işçi ve16 Büro çalışanını ekonomik krizi bahane ederek işten attı. Geçtiğimiz ay 80 işçiyi işten çıkartan ancak Lastik İş sendikasının müdahale etmesiyle bu kararından vazgeçen Pirelli işvereni üretime bir süreliğine ara vermişti. Bu geçen sürede işçilerin yıllık iznine sayılmıştı. Bu sürenin ardından tekrar üretime başlayan Pirelli fabrikası dün sabah 80 işçiyi ve 16 büro çalışanını işten çıkardığını açıkladı. İşçiler fabrikayı terk etmiyor Bunun üzerine Lastik İş Genel Başkanı Abdullah Karacan, Lastik İş Kocaeli Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar ve sendika yöneticileri fabrikaya gitti. Burada işverenle görüşen sendikacılar, işçi atma kararından vaz geçilmesinin istedi. Ancak işverenin bu teklifi kabul etmemesi üzerine Pirelli işçileri Fabrikanın tüm üretimini durdurarak beklemeye başladı. Lastik İş Kocaeli Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar işten atmalarla ilgili olarak görüş-melerin devam ettiklerini söyleyerek, "Bir sonuç alana kadar fabrikadayız. İşçi arkadaşlar üretimi durdurduk. Atılan işçi arkadaşlarımız geri alınana kadar Pirelli’ yi terk etmiyoruz” dedi. (*)Tüm işçiler işten atıldı ama... İşçiler, fabrikanın kapılarını kaynaklayarak kendilerini içeri kilitlediler. Bir hafta içeride kalan işçiler, daha sonra seslerini duyurmak için dışarı çıktılar ve fabrikanın önüne çadır kurarak direnişe geçtiler. 4-5 Şubat günlerinde de eylemlerini sürdüren işçiler, fabrikada idari kadroda çalışan 40 kişiyi de fabrikaya sokmadılar. Fabrikaya alınmayanlar bunun üzerine Vali Niyazi Akı ile görüşerek şikâyette bulundu. Vali, işveren ve sendika temsilcileriyle bir görüşme yaptı. 9 Şubat’ta İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata’nın olaya el koyduğunun ve taraflar arasında anlaşma sağlandığının bildirilmesine karşın herhangi bir protokol yapılmadı. Pazartesi günü fabrikaya gelen patron, protokol yapılmaksızın işçilerden işbaşı yapmalarını istedi. İşçiler, protokol olmadan çalışmayacaklarını belirterek bu teklifi reddetti. Bunun üzerine bildiri yayımlayan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), işçilerin anlaşmaya uymadığını, hukuk düzeni ve devlet otoritesine saygının sağlanamadığını ileri sürdü. Bildiri yerini buldu. 14 Şubat’ta polis devreye girdi. Dağılın uyarısına uymayan işçilere; “Sizi komünistler, ben sizi dağıtmasını bilirim” diyen bir polis komiserinin emri üzerine, polisler cop ve tabancalarla saldırdı. Saldırıda 9 işçi cop ve tabanca kabzasıyla yaralandı. Olay yerine toplanan İstinye halkı, “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu” dizeleriyle polisi protesto etti. İşçilere saldırı bununla da sınırlı kalmadı. Polise karşı geldikleri iddiasıyla 29 işçi hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Sarıyer Savcılığı, fabrika önünde meydana gelen olaylarla ilgili soruşturma başlattı. Savcılık, patronun tüm işçileri işten atmasının lokavt sayılmayacağını ileri sürerek patrondan yana tavır aldı. Bu arada Türk-İş İstanbul 1. Bölge Temsilciliği, valiye bir yazı göndererek uyuşmazlığın çözümü için hakem tayin edilmesini istedi. Dayanışma Kavel işçileri, başka fabrikalarda çalışan işçilerce de desteklendi. Vehbi Koç’a ait General Electric Fabrikası işçileri bir dayanışma kampanyası açarak Kavel işçileri için 335 lira topladı. Türk Demir’de çalışan 800 işçi de yardım kampanyasının yanı sıra sakal bırakma eylemine başladı. Kavel Direnişi giderek daha büyük ses getirmeye başladı. 27 Şubat‘ta güney bölgesinde bulunan 23 sendika başkanıyla 45 yönetici, yaptıkları toplantıda Türk-İş’in Kavel olaylarında olumsuz bir tutum aldığını belirterek konfederasyonla ilişkilerini kestiklerini açıkladılar. Sendikacılar, Türk-İş İcra Heyeti’nin Kavel’de pasif kaldığını, kendisinden bekleneni yerine getirmediğini, işçilerin ekonomik ve sendikal haklarını koruyamadığını ve patron zihniyetiyle hareket ettiğini söylüyorlardı. Açıklamada ayrıca, 4. Bölge Temsilciliği’nde toplanan paranın Kavel işçilerine verileceği, Güney Bölgesi İşçi Sendikaları Konseyi’nin oluşturulduğu ve başına Abdulgafur Demir’in getirildiği belirtildi. Kadınlar barikat kurdu Eyleme, 2 Mart günü işçi eşleri de katıldı. Direniş sürerken kablo yüklü kamyonların fabrikadan çıkarılmak istenmesi üzerine, kadınlar barikat kurarak bunu engellemek istedi. Ancak polis ekipleri kadınları dağıttı. Yaralananlar oldu. Sürdürülen temaslar ve arabuluculuk çabaları sonucu taraflar 4 Mart’ta anlaşmaya vardılar. Anlaşmaya varılması üzerine işçiler işbaşı yaptı. Anlaşma nedeniyle Çalışma Bakanı Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Burhan Feyzioğlu, Vali Niyazi Akı, Emniyet Müdürü Haydar Özkın, Bölge Çalışma Müdürü Sabih Türsan ile sendika temsilcileri ve TİSK başkanının katıldığı bir tören düzenlendi. Sıkıyönetim el koydu Kavel Kabro Fabrikası’ndaki direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi tutuklandı. 52 işçi ile ilgili 5 ayrı dava açıldı. Bu işçilere, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet, polise mukavemet, mesken masuniyetini ihlal ve benzeri suçlamalar yöneltiliyordu. 10 Haziran’da tutuklu 6 işçinin serbest bıkarılmasından sonra işten atılmalar üzerine, fabrikanın kaplama dairesindeki 30 kadar işçi toplu halde iş bıraktı. Bu eylem nedeniyle duruma el koyan Sıkıyönetim, 6 işçiyi gözaltına aldı, 5’inin grev kışkırtıcısı olduğu ileri sürüldü. Kavel maddesi Grev ve toplusözleşme yasalarının henüz çıkmadığı ve grevin yasak olduğu bir dönemde yapılan bu direniş, Türkiye işçi sınıfı tarihinde dönüm noktasıydı. Eylemin grev hakkının verilmesini zorlayıcı niteliği, çalışma hayatını düzenleyen yeni yasaların çıkarılmasında önemli bir rol oynadı. 15 Temmuz 1963’te kabul edilen ve 24 Temmuz 1963’te yürürlüğe giren 275 sayılı Yasa’da yer alan ve yasadan önce yapılan grev nedeniyle haklarında takibat yapılan işçilerin davalarının düşmesine ilişkin madde, Kavel maddesi olarak bilinir.
Pirelide çalışan işçilerimizin dayanışma duyarlılığını aydınlarımızda görecek miyiz? Yaklaşan seçimlerden dolayı; işçi oylarına rant gözüyle talip olan partiler göstermelik çıkışlar yaparak yanlarında mı olacaklar yada her zaman unutulacaklar mı onu hep birlikte göreceğiz.
Özcan ÖZTÜRK
Küçük Moskova’ da yada Gazze’ de Çocuk Olmak
Küçük Moskova’yı bilir misiniz? Ankara’ da yaşayanlar bilir. 1970 – 1981 Solun kurtarılmış bölgesi olarak tanınırdı. Çocukluğum ve gençliğim Tuzluçayır Mahallesinde diğer bir deyişle Küçük Moskova’da geçti ve geçmeye de devam ediyor. Ne zaman solcular ile sağcılar arasında bir çatışma çıksa; Polis ve Jandarma güçleri devrimcilerin evlerine baskın yapar didik didik arardı. Evimize yapılan on baskından sonrasını saymadım.
Gecekondu mahallesinde yaşam komşularla birlikteliği ve dayanışmayı beraberinde getirirdi. Komşular arasında paylaşılan ekmekler, kömürler ve polisten ve jandarmadan kaçan yaralı gençleri kömürlükte, çatı katında saklanırdı. Çatı katını dolduran el ilanları, dergiler, sobada yanıp giden Selda’nın, Cem Karaca’nın plakları. Mahalle ağırlıklı olarak % 80 Sivaslı geriye kalanları Gümüşhane, Erzincan ve Kırıkkale/Keskin ( şimdilerde il olan ) illerinden kopup gelmiş insanlardan oluşurdu.
Her gün bir çatışma, her gün bir gözaltına alınma. Babam bugün de eve sağ dönecek mi? Korkusu yaşardık. 8 - 9 yaşlarında bir çocuğum. O günkü gözlemlerim ve yaşadıklarımla bu gün Gazze’ de yaşayan çocuklarla neredeyse bire bir örtüşüyor. Belki bizim üstümüze bomba-lar atılmıyordu. Ama Mamak/Samsun yolu sağcıların bölgesi ve sağcılar tarafından otomatik silahlardan çıkan mermiler, balkonumuzu delik deşik ederdi. Akşam olunca lambaları söndürür. Kuşun yağmurundan korunmak için evin salonunda yere yatmamızı isteyen babamızın bağırması, annemin çığlığı, bizi daha o yaşlarda biçimlendirdi. Yemeklerimizi her gün yer sofrasında yerdik. Şeytan kurşunları bizi bulmasın diye.
O dönem Kovboy - Kızılderili filmleri revaçtaydı. Tek kanal TRT olduğu için her Pazar sa-bahları bu filmleri seyrederdik. Kızılderililerden nefret ediyorduk. Kovboyların hepsi kahra-man diğerleri ise düşmandı. Bizi daha o yaşlarda ABD yanlısı politikalara eğilmemizi ve bilinçaltımıza yerleştiren bir TRT vardı. (Şimdi de değişen bir şey yok) Yakınımızda olan ağabeylerimiz, ablalarımız gözaltında işkenceden geçirilirdi. Doktor tutanaklarıyla Ankara Numune Hastanesinin penceresinden düşme, çarşafla intihar süsü verilerek kendilerini temize çıkardıklarını duyardık. Şimdi vicdanlarını nasıl temizleyecekler. Onları kaybetmeye başladıkça bizlerin Kızılderili, güvenlik güçlerinin de birer kovboy olduğunu; bunların birer kanlı oyuna dönüştüğüne şahitlik etmeye başladık.
Gazze’ de yaşan çocukların anneleri, babaları, kardeşleri ölüyor. En yakınındakileri tek tek kaybediyorlar. Dünyanın gözleri önünde yok olan insanlar. Komşuluk birlikteliği ve dayanışmayı beraberinde getirir. Bizler yüzyıllardır komşuyuz bu topraklarda, komşuları barıştırmak görevimiz değil mi? Bu kanlı oyunu kim durduracak?
Barut kokularının ve yanan araç lastiklerinin; sokaklara kurulan barikatlarlın arasından evimize giderdik kardeşimle. Abidinpaşa ve Mamak arasında kalan Küçük Moskova’da dağıtılan bildiriler, yırtılmış bez afişler. Protesto gösterileri.
Gazze’ de yaşan çocukların yaşama hakkı ellerinden alınırken; oyuncakları sapan ve taşa dönüşürken; hâlâ kin tohumları yine serpilmeye devam ediyor o küçük dünyalara.
1978-79 olmalı Tuzluçayır İlkokulunun etrafında çatışma olduğunu duyduk koşarak okuluma gittim. Maskeli gençler beyaz bir Renault aracı ters devirmişler, ateşe vermişlerdi. İçinden mermiler patlıyordu. Sivil polislerin sürünerek arabadan çıkmaları sersemlemiş şekilde sağa sola yerde yatarken ateş ediyorlardı. Kızılderililer posta aracını devirmişler, meşaleye dönen oklarını posta aracına atıyorlardı. Gazze’ de yaşan çocukların ellerinde taşlarla tankları, panzerleri taşlıyor. Panzerden üzerlerine atılan kurşunlardan ölenleri ve yaralanmışları sürüklenerek kaçırıyorlar ayakta kalanlar.
Ayakta kalanlar, ertesi gün Tuzluçayır Lisesini tank ve panzerler çevirmişti. Polis ve Jandarma anons yapıyor. ‘‘Teslim olun! Silahları bırakın! Devlete karşı gelmeyin! Son kez uyarıyoruz teslim olun!’’ tam bu sırada Tuzluçayır Lisesinden iki el silah sesi geldi. Siviller kaçıştı. Çatışma alevlendi. Panzerin ağzı ateş kusuyordu. Fazla sürmedi okuldan sarkan kana bulanmış beyaz bir gömlek sarkıyordu. Teslim bayrağı kana bulanmıştı. Okulun duvarları balkonumuzun duvarları gibi delik deşik olmuştu. Yıllarca o kurşun delikleri kapanmadı. O kurşun yuvaları yıllarca Serçelere ve Kırlangıçlara yuva oldu. Kimler görecek Kalbimizdeki kapanmayan kurşun yuvasını…
Gazze’ de yuvalar dağılmış insanlar sığınacak yer arıyor. Hamas mı? El Fetih mi? Mervan Barguti mi? Sorular artıkça dağılma devam edecek.
Küçük Moskova’ da yine yuvalar dağılıyor. Kentsel dönüşüm gençleri ve çocukları da dönüş-türüyor. Küçük Moskova küçüldükçe küçüldü. Ve her şey büyüdü. O küçük çocukların kültürü iki taş ve baruta sığındı. Benim elimde şiirler ve birde yarısı tükenmiş kurşun kalem…
Özcan ÖZTÜRK
Gecekondu mahallesinde yaşam komşularla birlikteliği ve dayanışmayı beraberinde getirirdi. Komşular arasında paylaşılan ekmekler, kömürler ve polisten ve jandarmadan kaçan yaralı gençleri kömürlükte, çatı katında saklanırdı. Çatı katını dolduran el ilanları, dergiler, sobada yanıp giden Selda’nın, Cem Karaca’nın plakları. Mahalle ağırlıklı olarak % 80 Sivaslı geriye kalanları Gümüşhane, Erzincan ve Kırıkkale/Keskin ( şimdilerde il olan ) illerinden kopup gelmiş insanlardan oluşurdu.
Her gün bir çatışma, her gün bir gözaltına alınma. Babam bugün de eve sağ dönecek mi? Korkusu yaşardık. 8 - 9 yaşlarında bir çocuğum. O günkü gözlemlerim ve yaşadıklarımla bu gün Gazze’ de yaşayan çocuklarla neredeyse bire bir örtüşüyor. Belki bizim üstümüze bomba-lar atılmıyordu. Ama Mamak/Samsun yolu sağcıların bölgesi ve sağcılar tarafından otomatik silahlardan çıkan mermiler, balkonumuzu delik deşik ederdi. Akşam olunca lambaları söndürür. Kuşun yağmurundan korunmak için evin salonunda yere yatmamızı isteyen babamızın bağırması, annemin çığlığı, bizi daha o yaşlarda biçimlendirdi. Yemeklerimizi her gün yer sofrasında yerdik. Şeytan kurşunları bizi bulmasın diye.
O dönem Kovboy - Kızılderili filmleri revaçtaydı. Tek kanal TRT olduğu için her Pazar sa-bahları bu filmleri seyrederdik. Kızılderililerden nefret ediyorduk. Kovboyların hepsi kahra-man diğerleri ise düşmandı. Bizi daha o yaşlarda ABD yanlısı politikalara eğilmemizi ve bilinçaltımıza yerleştiren bir TRT vardı. (Şimdi de değişen bir şey yok) Yakınımızda olan ağabeylerimiz, ablalarımız gözaltında işkenceden geçirilirdi. Doktor tutanaklarıyla Ankara Numune Hastanesinin penceresinden düşme, çarşafla intihar süsü verilerek kendilerini temize çıkardıklarını duyardık. Şimdi vicdanlarını nasıl temizleyecekler. Onları kaybetmeye başladıkça bizlerin Kızılderili, güvenlik güçlerinin de birer kovboy olduğunu; bunların birer kanlı oyuna dönüştüğüne şahitlik etmeye başladık.
Gazze’ de yaşan çocukların anneleri, babaları, kardeşleri ölüyor. En yakınındakileri tek tek kaybediyorlar. Dünyanın gözleri önünde yok olan insanlar. Komşuluk birlikteliği ve dayanışmayı beraberinde getirir. Bizler yüzyıllardır komşuyuz bu topraklarda, komşuları barıştırmak görevimiz değil mi? Bu kanlı oyunu kim durduracak?
Barut kokularının ve yanan araç lastiklerinin; sokaklara kurulan barikatlarlın arasından evimize giderdik kardeşimle. Abidinpaşa ve Mamak arasında kalan Küçük Moskova’da dağıtılan bildiriler, yırtılmış bez afişler. Protesto gösterileri.
Gazze’ de yaşan çocukların yaşama hakkı ellerinden alınırken; oyuncakları sapan ve taşa dönüşürken; hâlâ kin tohumları yine serpilmeye devam ediyor o küçük dünyalara.
1978-79 olmalı Tuzluçayır İlkokulunun etrafında çatışma olduğunu duyduk koşarak okuluma gittim. Maskeli gençler beyaz bir Renault aracı ters devirmişler, ateşe vermişlerdi. İçinden mermiler patlıyordu. Sivil polislerin sürünerek arabadan çıkmaları sersemlemiş şekilde sağa sola yerde yatarken ateş ediyorlardı. Kızılderililer posta aracını devirmişler, meşaleye dönen oklarını posta aracına atıyorlardı. Gazze’ de yaşan çocukların ellerinde taşlarla tankları, panzerleri taşlıyor. Panzerden üzerlerine atılan kurşunlardan ölenleri ve yaralanmışları sürüklenerek kaçırıyorlar ayakta kalanlar.
Ayakta kalanlar, ertesi gün Tuzluçayır Lisesini tank ve panzerler çevirmişti. Polis ve Jandarma anons yapıyor. ‘‘Teslim olun! Silahları bırakın! Devlete karşı gelmeyin! Son kez uyarıyoruz teslim olun!’’ tam bu sırada Tuzluçayır Lisesinden iki el silah sesi geldi. Siviller kaçıştı. Çatışma alevlendi. Panzerin ağzı ateş kusuyordu. Fazla sürmedi okuldan sarkan kana bulanmış beyaz bir gömlek sarkıyordu. Teslim bayrağı kana bulanmıştı. Okulun duvarları balkonumuzun duvarları gibi delik deşik olmuştu. Yıllarca o kurşun delikleri kapanmadı. O kurşun yuvaları yıllarca Serçelere ve Kırlangıçlara yuva oldu. Kimler görecek Kalbimizdeki kapanmayan kurşun yuvasını…
Gazze’ de yuvalar dağılmış insanlar sığınacak yer arıyor. Hamas mı? El Fetih mi? Mervan Barguti mi? Sorular artıkça dağılma devam edecek.
Küçük Moskova’ da yine yuvalar dağılıyor. Kentsel dönüşüm gençleri ve çocukları da dönüş-türüyor. Küçük Moskova küçüldükçe küçüldü. Ve her şey büyüdü. O küçük çocukların kültürü iki taş ve baruta sığındı. Benim elimde şiirler ve birde yarısı tükenmiş kurşun kalem…
Özcan ÖZTÜRK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)